Sinan, çalıştıkları inşaatlara “Sinan’ın eseri” denmesine itiraz eden işçilere dönerek “Sizden bu yumurtaları üst üste koymanızı istiyorum” der. İşçiler evirir, çevirir ama yumurtaları üst üste durduramaz. Sinan yeniden “Var mı yumurtaları üst üste koyabilecek olan” der. Ancak işçilerden hiçbiri yumurtaları üst üste durduramaz. Sinan bu durum üzerine yumurtaları eline alır ve sonra parmağındaki yüzüğü çıkarıp iki yumurtanın arasına yerleştirir. Böylece iki yumurtanın üstü üste durmasını sağlayan Sinan, işçilere döner ve “İşte bu yüzden Sinan’ın eseri diyorlar” der.

Bu hikâyeyi yedinci sınıfta onun ağzından dinlemiştim. Asıl önemli olan şeyin düşünce ve fikir olduğunu anlatıyordu bize. Yıllar yılı aklımdan çıkmadı. Ne zaman, nerede büyük bir fikrin varlığına şahit olsam, aklıma hocamın anlattığı bu hikâye geldi. Belki de o gün sevmiştim onu. Belki de daha sonra. Belki Türkçeyi sevdirişini sevmiştim, belki de hayatın kilit noktalarına dair verdiği şifrelerle hayatın anlamını çözebilmeyi. Bilemiyorum. Ama sevmiştim işte. Çünkü o benim, benimle birlikte bütün sınıfın hatta bütün okulun hayatına ismi gibi kutlu, ismi gibi uğurlu bir ay gibi doğan Kutluay (Erdoğan) hocamdı.

Okul kapısından içeri girişini dört gözle beklerdik. Dersine girsin ya da girmesin okulun bütün çocukları başına üşüşürdü. Kendini sevdirmişti herkese. Zaten onu sevmemek mümkün de değildi. Tabii ben de sevmiştim. O kadar sevmiştim ki, Türkçe’den başka ders yokmuş gibiydi öğrencilik hayatımda. Türkçe benim favori dersim, ben de hocanın favori öğrencisi olmuştum. Sınıfta Türkçe dersinden en yüksek notu alan öğrenci ben olmalıydım. Öyle de oluyordu. Başarının sihirli anahtarının “sevgi” olduğunu o zaman anlamıştım. Hocamla aramızda sevgiden örülmüş öyle bir bağ vardı ki, kolay kolay çözülemezdi.

Bir gün tayininin çıktığını ve gitmesi gerektiğini öğrendim. Gideceği için bütün okul tarafından veda partisi düzenlenmişti ama bu bir deva partisi değildi aslında. Bir yastı. Sadece yas olduğunu kabullenmemek için parti kılıfıyla süsleniyordu. Biliyorduk. Ayrılmak istemiyorduk çünkü. Öğrencileri teker teker yolunu kesip “Gitmeyin hocam” diyordu ona. Sanki bir ben “Gitmeyin hocam” diyememiştim, Allah’a gece gündüz gitmemesi için yalvarırken ve bir mucize olmasını dilerken üstelik.

Veda partisi bittikten sonra Kutluay hocam herkesle vedalaşmak için sınıfa geldi. Kapıdan girdi, herkesle vedalaştı. Sonra da eline tebeşiri alıp tahtaya bir Ankara adresi ve telefon numarası yazdı. Yolu Ankara’ya düşen herkesi mutlaka beklediğini söyledi ve çıktı. Ay bizden yüz çevirmişti ve biz kapkara olmuştuk gamdan Mevlana misali. Çünkü bize ışığını yayan bir ay, kutlu bir ay gidiyordu. O çıktıktan sonra ayakta duramayıp sıraya öylesine kendimi attığımı nasıl unutabilirim? Gözlerim bahçesindeki arabasındaydı. Hocamı bir defa fazla görmek için gözlerimi arabasına dikmiştim. Birkaç dakika sonra arabasına yaklaştı ve her zamanki, kendine has tavrıyla bindi ve gitti.

Aradan aylar geçmişti ama elim bir türlü varmamıştı tahtada yazan telefon numarasını çevirmeye. Hocamı arayamamıştım. Kaç defa telefonun başına varıp da tuşlamadan kalktığımı hatırlamıyorum bile. Belki de onu tekrar yanımızda hissetmekten ve özlemekten korkuyordum. Bilemiyorum ama arayamıyordum. Yaklaşık on yıl sonra çevirdim telefonu. Annesi açmış, Kutluay hocanın Fransa’da olduğunu söylemişti. Birkaç yıldır orada hocalık yaptığını söylemiş geleceği zaman mutlaka bana haber verebileceğini söylemişti. Ve aylar sonra geldiğinde telefonla görüşebilmiştik hocamla. Yıllar sonra ilk defa sesini duymuştum. Bu inanılmaz bir şeydi. İnanamamıştım da zaten.

Heyecanla neler yaptığımı, hangi işle meşgul olduğumu, sınıftan görüştüğüm arkadaşlarımı, hocalarımı ve Kahramanmaraş’ı soruyordu. “Çok özledim” diyordu. Fotoğrafımız olup olmadığını sordu sonra. Tabii ki vardı. Elimde kendisiyle çekilmiş olduğumuz son hatıra kare vardı elbette. Ama ona şaka yollu “Hocam hayrola. Yıllar sonra arayan bu öğrencinizi tanımadınız da, tanımadığınızı söyleyemeyip fotoğraftan mı kim olduğumu çıkarmaya çalışacaksınız yoksa?” diye takılmıştım. O da “Seni unutmadım ki Narin” demişti. Bu cümle üzerine gönderdim. Fotoğrafı gördüğünde “Hey gidi günler” demiş ve çok beğenmişti. Üstüne söylediği tek söz ise “Beni her zaman böyle hatırla” olmuştu.   

Kahramanmaraş’ta çok fazla tanıdığı, çok fazla seveni olduğu için gelmesinin herkesi sevindireceğini söylüyordum. Gelmeyi çok istediğini söylüyor ama bir türlü de gelmiyordu. Ben sürekli gelmediğini ona hatırlatıp “Özledik hocam” dediğimde Ankara’ya davet ediyordu beni. Ben onu Kahramanmaraş’a, o da beni Ankara’ya davet edip duruyordu. Bu kısır döngü birkaç yıl böyle devam etti. Ben Ankara’ya gitmedim. O da Kahramanmaraş’a gelmedi.

Yine bir gün aradığımda sesi oldukça yorgun ve halsiz geliyordu. Merak etmemek, endişelenmemek elde değildi. Çok korkmuştum. Bir şey yok diyordu ama inanmıyordum. Epey sonra Ankara’ya gitmek istedim. “Hocam sizi görmek istiyorum. Yıllar oldu çok özledim” dedim. Kibarca reddetti. Çok şaşırmıştım. Yıllarca ısrarla davet eden kişi o değildi sanki. “O halde siz gelin” dedim ama işlerinin olduğunu, ilk fırsatta geleceğini söylemişti. İçim rahatlamıştı. Bu durum aylarca sürmüştü.

Artık ben aramazsam aramıyor, sormazsam sormuyordu. Sanki Kutluay hocam gitmiş yerine bambaşka bir insan gelmişti. Değiştiğini düşünüyordum. Zaten hangi insan değişmiyordu ki? “İnsan değil mi? Herkes değişiyor. En sevdiklerin bile” diyordum içimden. Biraz kırgın, biraz da üzgün.   

Kendimi yenememiş, merakıma yenik düşmüştüm. Onunla aynı okulda çalışmış bir başka edebiyat hocalarımızdan birine sordum. “Kesinlikle görüşüyorlardır. Çünkü birbirlerini seviyorlar” diye düşünüp ona sordum ama Kutluay hocamın çok hasta olduğunu öğrendim. Bana hiçbir şey söylememişti, hiçbir şeyden haberim yoktu. Kendisi zaten aramıyor, ben aradığımda da telefonlarıma bakışı seyrekleşmişti.

Telefonumu açtığı bir gün yine yanına gelmek istediğimi söyledim. Ancak yine reddetmişti. Ben ısrar ediyordum, o sürekli reddediyordu. Birden hiç beklemediğim bir şekilde üslubunu sertleştirdi. “Hayır diyorum. Gelmeni istemiyorum. Beni bu şekilde görmeni istemiyorum. Beni o fotoğraftaki halimle hatırlamanı istiyorum” dedi ve daha fazla konuşamaya takati olmadığını söyledi. “Bedenler nedir ki hocam. Biz sizin ruhunuzu seviyoruz. Ne olur müsaade edin geleyim” desem de ikna edememiştim.

Artık telefonlarıma bakmamasına alışmıştım. Hergün aramış olsam bile aylarca telefonuna bakmadığı oluyordu. Yine son dönemlerde de aylarca telefonuma bakmamıştı. Arıyordum, arıyordum ama nafile. Açmıyordu telefonlarımı. Ta ki bu ‘24 Kasım Öğretmenler Günü’ne kadar. Rahatsız etmemek için aramamıştım bu kez. Mesaj atarak kutlamıştım öğretmenler gününü. Hatırladığımı ve unutmadığımı bilmesi yeterliydi. Mesajı gönderdim. Yaklaşık üç saat sonra Kutluay hocamdan cevap geldi. Telefonumun ekranında ismini görünce sevinçten aklım yerinden çıktı zannettim. Mesajı hemen açıp okumak istemedim. Çünkü alelade bir zamandı ve ben daha kendimle olduğum bir zamanda açmak, satır satır, hece hece sindirerek okumak istiyordum. Zira epey zaman sonra hocamla iletişim kurabilmiştim.

Yaklaşık yarım saat sonra mesajı açmaya hazırdım. Hocamdan gelen güzel sözleri okumak için sabırsızlanarak açtım mesajı ve okumaya başladım. Mesaj eşinden gelmişti ve hocamı bir yıl önce kaybettiklerini, telefonu kullanmadıklarını, sadece ara sıra baktıklarını yazmıştı. Bu mesajı okurken nasıl bir ruh haline girdiğimi, canımdan nasıl bir can yitip gittiğini, yaşarken nasıl da ölündüğünü nasıl anlatabilirim bilemiyorum.

Sen bir Türkçe öğretmenisin Kutluay hocam. Söyle bana. Söyle hangi şiir, hangi mısra getirir şimdi seni bana? Türkçe’nin hangi edebi türüyle haykırabilirim bu çaresizliği ve hangi sözcüklerle anlatabilirim içime çöreklenmiş bu sancıyı? Bir candan nasıl başka bir canın kopup gittiğini, yaşarken nasıl da can verildiğini söyle nasıl anlatabilirim hocam?