Dünyanın en iyi sporcularının yetiştirildiği ülkelerde, bir sporcunun erken yaşlarda kan tahlillerine varıncaya kadar analizi ve takibinin yapıldığı, güçlü ve zayıf yönlerinin belirlenerek başarılı olacağı alana yönlendirildiğini biliyoruz.

Teknik direktörün sahaya çıkaracağı sporcunun tüm yeteneklerini tanıyarak, ona göre hareket etmesi beklenir. Bu gerçeği hemen her alanda; bir komutanın askerini nerede konuşlandıracağını, bir işletmecinin hangi elemanı nerede görevlendireceğini uzun uzun analizini yaptıktan sonra görevlendirmesi gerektiğini de söylemeye gerek yok.

İşi ehline vermenin önemini prensip olarak kabul etmeyen de yoktur. Eğitimde söz hakkı olduğunu düşünen ve bu konuda bir fikri olduğu kanaatini taşıyan, eğitim sisteminin gidişatından olumlu ya da olumsuz etkilenen gruplar ve insanlar, kime sorarsanız sorun eğitimin daha iyi olması için yeni bir yaklaşım olması gerektiğini kanaatindeler. Her gruptan her yönden her görüşten.

İnsanın yaratılıştan gelen, eğitimle geliştirilen, doğuştan ya da sonradan kazandığı yetenekleri olduğunu, eğitimle öğrencinin yeteneklerinin dikkate alınması gerektiği söylenir; öyledir de. Falanca ülkeden, filanca eğitim sisteminin başarısı anlatılarak, öğrencilerin küçük yaşlarda yeteneklerine göre yönlendirildiğini ve eğitildiğini söyler dururuz. İnsanların sevdiği alanda öğrenimini sürdürmesinin onu daha başarılı kılacağın inkâr edilemez bir gerçek.

Eğitim öyle ilginç bir süreç ki ‘Bumerang’ gibi uzun bir yoldan geri dönen bir özelliğe sahip. İyi eğitim alamamış bireyin topluma doğrudan ya da dolaylı olumsuz dönüşünün yanında iyi eğitim almış bir bireyin dönüşü de hepimizi ilgilendiren bir dönüşü var.

Şikâyet ettiğimiz ya da övündüğümüz her konunun, bireyin örgün, yaygın ve yetişkin eğitiminde karşılaştığı eğitim sisteminden aldığı, etkilendiği, davranış olarak kazandığı sürecin sonucu olduğunu düşünür ve her ne kadar mizaha konu olsa da “eğitim şart” diyerek bu düşüncemizi özetleriz. Evet,  eğitim şart, hem de en sistemlisinden.

Şu halde eğitim şart ise;

Neden, bunca sorun ve çözüm önerilerine baktığımızda, yapılmak istenen reformların ya da reform olarak adlandırılan yeniliklerde sadece sınava odaklanarak, öğrencileri bilgi düzeylerine, test yeteneklerine göre onları sıralıyor ve sistem sorununu çözmeye çalışıyoruz?

Neden, Anaokullarından Temel Eğitime, Temel Eğitimden Ortaokula, Ortaokuldan Liselere, Liselerden Üniversiteye herkesi birkaç komisyon marifetiyle hazırlanan çoktan seçmeli aynı sorularla sıralıyor, bireysel farklılıkları görmezden geliyoruz?

Neden, yıllarca eğitim ve emek vererek, görevlendirdiğimiz eğitimcilere, yöneticilere, bunca akademisyenlere ve uzmana rağmen; çocuklarımızı daha anaokulundan itibaren yeteneklerini tespit edebileceğimiz, becerilerine, ilgi alanlarına ve kabiliyetlerine göre bir alana yönlendirebileceğimiz ve yerleştirebileceğimiz bir sistem kurgulamıyoruz?

Neden, başarıyı yeniden tanımlayarak, her insanın kendi yeteneklerine göre değer gördüğü, her insanın istidadına göre tanımlamıyoruz da ezbere dayalı birkaç sınavdan aldığı bilmem şu puana göre “başarılı” ya da “başarısız” olarak sınıflandırıyoruz?

Neden, meslek liselerinin türlerini artırarak her tür mesleği çekirdekten yetişen insanların ustalaştığı süreci kurgulamıyoruz?

Neden, anaokulundan itibaren temel ve ortaokulda her öğrencinin tek ve biricik olduğunu kabulle, yeteneklerine göre öğretmen görüşlerinin, değerlendirildiği, öğrencinin bilişsel, duygusal, ruhsal zekâsına göre tasarlanmış her dönemde yeniden değerlendirilerek mesleki alana yönlendirildiği bir sistem kurgulamıyoruz?

Neden, okullarımızı hayata, hayatı okullarımıza taşıyacak, mezun olduğunda yabancı olmayacağı alanlara göre çeşitlendirip, türlerini ihtiyacımıza cevap verebilecek alanlara göre çoğaltıp tasarlamıyoruz?

Neden, Tıp alanında bir hastalığı tedavi etmesi için bir tıp öğrencisinin veya bir pilotun tam zamanlı öğretim sürecinden ve uygulamalı süreçten geçmesini önemserken, geleceğimizin teminatı olan çocukları yetiştirecek öğretmenlerin de hem teorik hem uygulama ağırlık bir süreçten geçmesini sağlayacak öğretmen yetiştirme sistemi tasarlamıyoruz?

Neden, okulları yönetmesini istediğimiz yöneticilerin, müdürlerin çok yönlü yönetici olarak yetişmelerini sağlayacak “yönetici akademileri” kurmuyoruz?

Neden, ders kitapları uygulamasından vazgeçerek, öğretmeni ve öğrenciyi araştırmaya, kaynak eserlere, kitaplara, sahaya okumaya ve çalışmaya yönlendirecek bir kaynak eser odaklı bir program tasarlamıyoruz?

Neden, aynı programdan mezun ve aynı puan aralığından seçilmiş öğretmenlere, aynı fiziki imkânlara sahip okullara, aynı müfredat ve aynı ders kitapları, aynı programla sürdürülen bir eğitim sürecinden geçiliyor olmasına rağmen, okullar arasındaki farklılığın hangi sebeple ortaya çıktığını analiz edebileceğimiz, farklılıkları oluşturan nedenleri tespit ederek önlem alabileceğimiz bir “neden-risk analizi” sistemi kurgulamadığımız?

Neden, ölçme değerlendirme sistemini değiştirip, insanların teorik ve pratik yeterliklerini, becerilerini ölçebileceğimiz yeni bir ölçme değerlendirme sistemi üzerinde çalışmıyoruz?

Neden, okulları hayata, hayatı okullara taşıyan yeni, sürdürülebilir, uzak hedefli, güncel, insan odaklı, insanın yeteneklerini önemseyen bilişsel, duygusal ve ruhsal zekâyı eşit ağırlık bir başarı olarak göre bir eğitim sistemi üzerinde daha çok “Akıl Teri” dökmüyoruz?

Neden, Türkiye’nin medeniyet mefkûresinin en büyük itici gücü olan eğitim sistemini bir “maarif melesi” olarak görüp, bin yıllık medeniyetin köklerinden aldığımız tecrübeyle tasarlamıyoruz?

Güzel bir örnek olduğu için hep yazar söylerim:

Bir zamanlar bir varlıklı bir aile ve o zamanlarda meşhur bir büyücü varmış.

Varlıklı aile, oğullarının iyi bir büyücü olmasını istemişler ve o meşhur büyücüye talebe olarak vermek istemiş.

Büyücü ise işinde o kadar ehil ki her talebeye eğitim vermez, kabul etmezmiş. O ailenin oğlunu da ölçmüş biçmiş ve kabul etmek istememiş.

“Bu çocuk, bu işi yapamaz“ demiş. Ama hatırlarını kıramamış yanına almış.

Gel zaman git zaman, eğitim bitmiş ve misafirler çağrılmış.

Büyücü: “Oğlunuz bir dizi eğitimden geçti. Artık bir avuç içine gizlenmiş nesneleri görebiliyor” deyince, aile çok sevinmiş.

Büyücü delikanlının babasının eline bir yüzük vermiş, “Bunu avucunun içinde sakla, oğluna gösterme” demiş. Ve önemli an gelmiş.

Delikanlı: "abra kadapra.. falan filan", sihirli sözcükleri söylemiş.

Baba: “Elimdeki nedir oğlum?” demiş

Delikanlı düşünmüş taşınmış, “Yuvarlak, ortası delik” demiş..

Baba çok sevinmiş ve ailede alkış tufanı...

Baba: “Peki nedir bu?” diye sormuş.

Delikanlı, büyücünün beklediği ve şaşırmadığı cevabı vermiş.

Değirmen Taşı! Değirmen Taşı!

Herkes şaşkın şaşkın bakarken büyücü, söze girmiş. "Efendim, ben elimden geleni yaptım. Oğlunuza bir avuç içindeki nesneyi tarif edebilecek teknik eğitimi verdim. Ancak bir avucun içine değirmen taşının sığamayacağını kavrayacak bir zekâ ve kabiliyeti olmadığı için onu kabul etmek istememiştim. Fakat sizin ısrarınızla ancak bu kadar oldu.”

Hisse: Herkese bir şeyler öğretebiliriz… Ama değirmen taşının,  avuç içine sığamayacak kadar büyük bir şey olduğunu düşündürebilecek, kavratabilecek, hayatı çok yönlü düşündürebilecek, yeterliklerine ve yeteneklerine göre gençlerimizi yönlendirebilecek bir eğitim sistemini hazırlayamamışsak, olmadık yerlerde kabiliyetinin, yeterliliğinin dışında değirmen taşı arayan gençlerimiz kapıda bekliyor olacak. Yüzbinlerce insan, ideallerinin dışında, yeteneklerini ve becerilerinin dışında farklı alanda çalışıyor olacak. Binlerce çalışan, iş ve yer değişikliği ile bu mutsuzluğunu gidermeye çalışacak.

Elbette ölçüp biçelim güzel dokuyalım ama şeker bezinden saten kumaş taklidi, saten kumaştan da şeker bezi taklidi yapmasını beklemeyelim.

 

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım